Her şeyin sonrası günün birinde son nefestir!
Her şeyin sonrası günün birinde son nefestir!
Bazen insanın kendisini insanlara anlatma ihtiyacı olur. İnsan, kendi içinde çatışma yaşadığı ve takıldığı meselelerle uğraş halinde olur. Bu bazen içe veya dışa dönük öfke, bazen kuşku şeklinde görünür…
Kendini anlatma gereği hisseden, kendisinde kendini anlatma mecâli bulunan insan, kırgındır, üzgündür, kızgındır…
Ama bir umuttur anlatmaya çalışıyoruz, bir umut çırpınıyoruz. Hep o son umuda tutunarak yaşamaya çalışıyoruz. Peki neden o son umuda kadar tükeniyoruz ki ?
Hayatta umut ederek yaşayacak çok şey var. Bu tutumlarda artış aslında ‘ihtiyaç’ eksikliğine işaret eder.
J. P. Sartre der ki: “Toplum, tedavisi olmayan hastalıktır.”
E. M. Cioran ise “Her insanın içinde gizli bir peygamber vardır.” (Yani dürtüsel olarak kişinin kendisini, diğer insanlara anlatıp; kendi doğrularını diğer kişilere aktarma çabası) demektedir.
Kişi bilinçlenip birey olma evresini tamamladıktan sonra hassaslaşır. Bu evreden sonra kişilerdeki küçük hesapların ve şark kurnazlığının daha net bir biçimde ayırdına varır ve Sartre dediği noktaya gelir: “toplumun tedavisi olmayan hastalıklı yapısı”.
İşte tamda bu noktada E. M. Cioran’ın değindiği bir gerçeklik vardır. Ki bu gerçeklik: “insanın sosyalleşerek kendini diğer insanlara anlatma mecburiyeti”.
Ne zaman bu durumda olsam, kendimi anlatmak ihtiyacı hissetsem Bukowski’nin şu sözleri gelir aklıma; “İnsanlara ne anlatırsan anlat ama kendini anlatma, bilirim anlamazlar.”
Sonra?
Sonra?
Her şeyin sonrasını düşünürsen günün birinde son nefestir…
İstersen dünyanın en iyi insanı ol. Başkasının hikayesinde hep kötüsün. O yüzden kendini anlatma. Bırak anlamak isteyen anlasın. Bilmeyene anlatırsın öğretirsin, cahile anlatma yorma kendini öğretemezsin, cahil zaten her şeyi biliyordur Hâfız…!
Anlaşılma açlığı, anlatma çabası, kendini ifade etme isteği……. derken sessizliği kıymetlendirdik. Vazgeçtik zamanla işte insanın susması hep bu yüzden…
Bazen demişim…
Bazı insanlar yani…
Ne kadar anlatırsan anlat kendini ve bir şeyleri, anlamak istedikleri gibi anlarlar. O insanlara işte.. Bir şeyleri anlatma çabasına girersin ancak olduğun yerde sayar durursun.
Belki de bu yüzdendir kendimizi avcı sanan kalabalıklar içinde ceylan bakışlarımızı gizleyememiz. Bu yüzdendir bilmiş insanlara kendini anlatma fırsatı vermemiz. O yüzdendir her insanı önceden tanıyor gibi hissetmemiz, tanımaya devam etmemiz. Ve sonrası kocaman hayal kırıklığı…
Şems ve Mevlana ne kadar hakikati konuştular, nasıl buldular birbirini. Gözlerin derinliğinde ötesini görebilecek kadar, ruhumuzun tınısına eşlik edebilecek o insan güneşin doğuşuyla doğacak mı hayatımıza?
Selam ve dua ile…